Aynı Fikirdeyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aynı Fikirdeyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2008 Perşembe

KOMUTAN NAMAZ CEZASI VERMİŞ



Şehit Jandarma Çavuş İsmail Uygun'un annesi Sultan Uygun, "Hep bizim gibi ailelerin çocukları şehit düşüyor. 2 yaşındaki torunum babasız kaldı. Ben vatan sağ olsun demeyeceğim." dedi. Şahit annesi, 3 aylık asker olan oğluna terör bölgesinde günde 7 saat nöbet tutturulmasına da tepki gösterdi. Acılı anne, "Komutanı oğluma namaz kıldığı için tepki gösteriyormuş. Günde 7 saat nöbet tutturuyormuş." diyerek feryat etti.


NAMAZINA GICIK KAPINCA 7 SAAT NÖBET

Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Kayacık beldesi kırsalında teröristlerle çıkan çatışmada şehit düşen Jandarma er İsmail Uygun'un Kayseri'nin Turgut Reis mahallesinde oturan baba evinde büyük üzüntü yaşanıyor. Gece askeri yetkililerden aldıkları haberle yıkılan ailenin yakınları şehidin baba evine akın etti.

Askerlik görevini kısa dönem olarak yapan er Uygun'un annesi Sultan Uygun'un ağıtları yürekleri dağladı. Şehit çavuşun 2 yaşındaki kızı Beyza'yı kucağına alarak gözyaşları döken Anne Uygun, "Şunun babasına nasıl kıydınız" diyerek PKK'ya lanet yağdırdı. 'Vatan sağ olsun' demeyeceğim" diyen acılı anne, "Oğlumun komutanı, namaz kıldığı için tepki gösteriyormuş. Onun gibi diğer kısa dönem askerler masa başında otururken 3 aylık er olan İsmail'im günde 7 saat nöbet tutuyormuş. Oğlum komutanına söyleyemiyordu ama bunları telefonda bize söylüyordu. Komutanı oğluma gıcık kapmış.

Ayrıca hep bizim gibi insanların çocukları şehit düşüyor. Hiç gördünüz mü 'oğlum şehit oldu' diye ağlayan eli yüzü boyalı bir anne. Yok göremezsiniz. Ahmet Türk kameralar önünde zafer işareti yapıyor kimse bir şey diyemiyor. O yüzden vatan sağ olsun demeyeceğim." dedi.

Şehir askerin eniştesi Tekin Coşkun da 3 aylık bir askere Doğu'da nöbet tutturulmasına anlam veremediğini söyledi. Coşkun, "Silah tutmasını bile bu kadar sürede bir asker öğrenemez. Ama onca saat nöbet tutturuluyor." diyerek kısa dönem askerlerin terörle mücadelede kullanılmasını eleştirdi. 3 yıl önce Ayşe Uygun'la hayatını birleştiren şehit er İsmail Uygun'un bu evlilikten 2 yaşında Beyza isimli bir çocuk sahibi olduğu öğrenildi. Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü'nden mezun olan şehit çavuş'un terhisine 1.5 ay kaldığı belirtildi.

Cihan
Haber tarihi 20/11/2008


Bu yazı haber7.com dan alınmıştır

-------------------------------------------------------------------------------------------------
Tabiki Kahraman ordumuzun hepsini aynı katogeriye koymak yanlıştır.Ancak adını Peygamber ocağı olarak almış bir ordunun mensubu bir subaya bunlar yakşmamaktadır.Bizleri Bu tür haberler çok üzüyor

Hikmet Gündüz

29 Ekim 2008 Çarşamba

Ya Bunu Müslümanlar Yapsaydı


25 09 2008 08:30
Atatürk Havalimanı'nda kendilerine has kıyafetlerle yaklaşık 60 Yahudi, yüksek sesle ayin yaptı. laiklik adına sevindirici. Ama ya onlar Müslüman olsaydı!


Tel Aviv'e gitmek için Dış hatlar Terminali 205 numaralı salonda uçak bekleyen aralarında çocukların da olduğu Yahudiler, boynuz çalarak ayine başladı. Garip sesle irkilen çevredeki diğer yolcular Yahudilerin toplu halde ayakta sallanıp, koro halinde ilahiler söylemesini şaşırarak izledi.
Bazılarının sol kolları ve başlarına şeritler bağladıkları gözlendi. Yaklaşık 30 dakika süren ritüel sırasında, söz konusu yere hiçbir bir resmi görevlinin gelmemesi dikkat çekti.
Boynuzun çalınmasıyla sona eren ayin sırasında İsraillilerin birbirlerine şakalar yapması dikkat çekti.
Her insanın kendi dininde ibadet hakkı en temel insanî hak. Bu dindar museviler kendi dinlerinin gereği olarak düşündüğümüz ayinlerini dünyanın her yerinde burada olduğu gibi özgürce yapabiliyorlar. Bu arada mescitsiz bir ortamda seccade serip namaz kılan insanların Türk basınında manşet manşet aşağılanmalarını bir kısım cahillerce şovla itham edilmelerini de hatırlamadan edenmiyoruz.

(Zaman)

Erdoğan: Bu nasıl Müslümanlık?




Ünlü sanatçı Özdemir Erdoğan, kimileri "Japon bebeği gibi boyanmış, tırnaklar rakı kadehi tepesinde, sonra Allahüekber! Böyle bir şey olmaz. 'Müslümanım' deme" dedi.


Turgay Güler'in sunduğu Sıradışı programına konuk olan ünlü sanatçı Özdemir Erdoğan, başörtüsü ile ilgili konu gündeme geldiğinde, "Örtünmek yasak, soyunmak serbest. Bu nasıl iş?" dedi.

Türkiye'de caz müziğinin öncülerinden olan ve Sivrisinek Caz Orkestrası ile hayli ses getiren ünlü sanatçı Türk Sanat ve Halk Müziği yorumlarıyla da bir dönem gönüllere taht kurmuştu. Kendi müzik şirketini kuran ve müzik çalış ma larını mutevazi şekilde sürdüren sanatçı yaklaşık on yıldır muhafazakar bir yaşam sürüyordu.

Programda İslamiyet'te örtünmenin tahrik unsuruyla ilgil olduğunu savunan Özdemir Erdoğan, "Güzelliğinizle kimseyi tahrik etmeyeceksiniz. Kapanma bu yüzden. Eski Yunan’da bile insanlar jimnastik yaparken kadın erkek ayrılırdı." dedi. İslam’ın 5 şartı olduğunu ve şart demenin olmazsa olmaz anlamına geldriğini belirten sanatçı, "Bunun iki buçuğunu yapıp, iki buçuğunu yapmazsanız olmaz" diyerek ben Müslümanım diyenlerin transparan giyinmesine tepki gösterdi:
" Transparan giyiyor, göbeği açıkta, sonra ben müslümanım. Ben buna kızıyorum. Böyle Müslüman olmaz. Kendine Müslüman deme. Bunu dersen inanç sahibi kişileri rahatsız ediyorsun, hem de istismar ediyorsun. Buna karşıyım. Yoksa o insan nasıl yaşarsa yaşasın. Bu insanlar nasıl giyinir lerse giyinsinler, istedikleri yerlerini açsınlar. Saygı duyarım. Buna karışmam. Ama “müslümanım” diyorlar ben buna karşıyım. Öte yandan örtünmek yasak. Ama soyunmak serbest. Bu nasıl iş?"

Sanatçı'nın tepkisi bu sözlerlerle de sınırlı değildi. Özdemir Erdoğan, "Japon bebeği gibi boyanmış, tırnaklar rakı kadehi tepesinde, sonra Allahüekber. Böyle bir şey olmaz. Bu Müslümanlığa sığmaz. Çünkü Müslümanlığın şartlarına uymuyor bu hal. Allah’ın sana verdiği vücut üzerine estetik yaptırıp, popüler olmaya çalışıyorlar. Daha çok para kazanmaya çalışıyorlar. Bu Müslümanlıkla bağdaşmaz" dedi. "Kapitalizm için Müslümanlık, komünizmden daha tehlikelidir" görüşünü savunan Özdemir Erdoğan, "Herkes tasarruf ederse, israf önlenirse kapitalizmin işine gelmez. Başörtüsü yasağına da bu yüzden karşı çıkıyorlar. Makyaj malzemeleri, süslenmek şu bu. Dindar kişi bu tür harcamalardan uzak durur. Bu da kapitalizmi rahatsız eder." şeklinde siyasi görüşlerini dile getirdi... (Haber 7)

19 Ekim 2008 Pazar

Aldatan erkeklere' çok ağır soru!


Aldatan erkeklere' çok ağır soru!

Ersin Çelik'in haberi

Dün Kanal 7'de Nur Ertürk'in hazırlayıp sunduğu, "Nur Ertük'le Her Sabah" programına telefonla bağlanarak gözyaşları içinde kocasının sanal alemde kendisini nasıl aldattığını anlatan kadına İlahiyatçı Mustafa karataş'ın cevabı net oldu; "Boşanmak dinen hakkın. Boşanabilirsin."

Karataş, ikinci üçüncü eş alma niyetinde olan erkeklere de seslenerek; "Kızınızı üçüncü eş olarak verir misiniz?" diye sordu.

17 yıllık evli olduğu kocasının İslami içerikli internet sitesinden tanıştığı kapalı ve evli bir kadınla yaşadığı ilişkiyi anlatan kadına, boşanma hakkının olduğunu söyleyen Mustafa Karataş, eşlerini aldatan erkeklere çok ağır sorular yöneltti ve yaşanan bazı olayları örmek gösterdi.

BU KAFA 70'İNDEN SONRA SÜBYANCI YAPAR!

Birçok insanın canının bundan yandığını söyleyen Mustafa Karataş, namaz kılmak ya da oruç tutmanın önemli olmadığını, insanın kafa yapısının önemli olduğunu söyledi. Dindar erkekler arasında, "Ben birinci ile evlendim, ikinciyle de evleneceğim. Üçüncüyle de, dördüncüyle de evleneceğim" diye bir anlayışın olduğuna dikkat çeken Karataş, "Sen kızını ikinci ya da üçüncü eş olarak verebiliyor musun?" diye sordu.

Eşlerini aldatan erkeklere seslenerek, "Hanımın başkası ile oynaşsın ister misin?" diye soran İlahiyatçı Karataş, Bu kafa yapısının 70'ine gelmiş insanları sübyancı yaptığını söyledi. Karataş şöyle konuştu: "Milletin değer verdiği adam. Yazar çizer olmuş. Müslümanlara akıl öğretiyor. Televizyonlarda Müslümanlara nasihat ediyor. Sonra da sübyancı çıkıyor. Sapık çıkıyor. Neden? Bu fikir bunu üretiyor. Çok evlilik şartmış gibi. Varmış gibi illa böyle. Yetişe yetişe inançlı insanların arasında adam sapıtıyor. Ondan sonra Ali Kalkancıların bilmem nelerin bir sürü kurbanı da ortaya çıkıyor."

Bu kafa yapısının değiştirilmesi gerektiğinin altını çizen Karataş, "Kızımıza, eşimize layık görmediğimizi bir başkası ile yaşamayacağız. Erkeklerin buna hakkı yok." diye konuştu.

İNTERNETİN DİNİ İMANI YOK!

Türkiye'de daha önceleri bir Nataşa hastalığının olduğunu, şimdi de internetin ortaya çıktığını bunun da Türkiye'nin kanayan bir yarası olduğunu belirten Karataş, "İnternetin dini imanı yok" dedi. Eşi tarafından internette aldatılan kadının, 'namusuna halel' getirildiği için dinen eşinden boşanma hakkı olduğunu söyleyen Karataş, aldatılan kadınların zina eden eşleriyle yaşamalarında bir sakınca olmadığını da sözlerine ekledi.

11 Ekim 2008 Cumartesi

Katilimiz fakirlik mi?


CAN DUNDAR Katilimiz fakirlik mi?


Katilimiz fakirlik mi?


Hamit Köse'nin oğlu 1995'te şehit düşmüş, Elazığ'da...
Eşi, şehit ailelerinin ortak hastalığına tutulmuş o yıl:
Göz pınarları kurumuş.
Sonra örgütlenmişler aralarında... 2000'de henüz korgeneral olan Yaşar Büyükanıt'ı ziyarete gitmişler.
Hamit Bey şu soruyu sormuş:
"Komutanım, biz şehit aileleri olarak bir şeyi öğrenmeyi çok istiyoruz: Bir bürokratın, bir siyasetçinin, bir işadamının, hatta bir generalin şehit düşen oğlu var mı?"
"Yok" demiş Büyükanıt Paşa...
Köse:
"Peki kurşun adres mi soruyor da hep fakir fukarayı buluyor?" diye üstelemiş.
Bu soru üzerine Büyükanıt Paşa mendilini çıkarmış ve şehit ailelerinin karşısında hüngür hüngür ağlamış.
* * *
Devrim Sevimay'ın Vatan'daki röportajında yer alan bu ayrıntı, sorunun hep akıllarda gezen ama pek dillendirilmeyen bir boyutunu gündeme taşıyor.
Sorunun muhatabının bugün Genelkurmay Başkanı makamında oturuyor olması, durumu daha da anlamlı kılıyor.
Paşa'yı ağlatan haksızlık, şehit ailelerince giderek yüksek bir tondan dile getirilmeye başlandı.
Başbakan'ın "Askerlik yan gelip yatma yeri değil" gafıyla tepkilerin dozu yükseldi.
İlk kez "Vatan sağ olsun" demeyen, "Hakkımızı helal etmiyoruz" diye isyan eden aileler ortaya çıktı.
PKK, bu tepkilerden siyasal yarar sağlamaya çalışıyormuş; olabilir.
Bu, soru sahiplerinin acısını dindirmiyor:
"Kurşun adres mi soruyor?"
* * *
Kurşun adres mi soruyor da, Diyarbakır'daki durakta, en çok yoksul çocukları paramparça oluyor o kahpe saldırıda?
Kurşun hedef mi seçiyor da kör mayınlara çoğu kez, gariban Mehmet'lerin dermansız bacakları basıyor?
Kurşun zengin mi seviyor da, ille fukaraları gömüyor şehitliklere?.. Çelik yelekli göğüslerden sekip cılız kaburgaların arasına saplanıyor hep?
Bir şehit anasının sorduğu gibi, "Neden birileri garnizonlarda konser verirken, diğerleri dağda ölümü kovalıyor?"
Hangi bilgisayardır ki bu, en ölümcül bölgelere dağıtım yaparken ustaca ayırıyor büyük adamların yakınlarını?
Neden (mesela) Teşvikiye Camii'nden, (yine mesela) Yozgat'ın tüm camileri kadar şehit cenazesi kalkmıyor?
Yeterince kaçmayı beceren "bedelli askerler"in ödeyebildiği "bedel", bir can bedeli midir?
Parayı denkleştiremeyenler, fakirliklerinin bedelini canıyla mı ödemektedir?
Niye al bayraklı tabuta sarılanlar en çok, orduevlerine alınmayan başörtülülerdir ve neden komutanlara bir tek oğullarının cenazesinde sarılabilmektedirler?
Ergun Babahan'ın tabiriyle "şehitlikte adalet"in vakti gelmemiş midir?
* * *
"PKK istismar ediyor" bahanesiyle örtbas edilemeyecek sorular bunlar...
Üstelik sadece bir haksızlığa isyan değil, sorunun özüne inen bir bilinç de taşıyor içinde...
Acaba terörden önce ve hatta ondan çok yoksulluk mu öldürüyor çocuklarımızı?
Askere gitmeden çok, çok önce, daha rahme düşerken mi döşeniyor mayınlar?
Ya "dağdakiler"?
Onlar da "güvenlik kuvvetleriyle girdikleri çatışmada" değil, yoksulluğun pençesinde mi ölü ele geçiriliyor aslında?
Soruyu daha yalın soralım:
Derdimiz etnik mi, ekonomik mi?
Asıl katilimiz, fakirlik mi?

CAN DUNDAR 14.09.2006

10 Ekim 2008 Cuma

ŞİŞLİ TEŞVİKİYE CAMİ' NDEN ŞEHİT CENAZESİ NEDEN HİÇ KALKMIYOR





Ateş düştüğü yeri yakıyor- hakikaten Bugün (pzt.) Kızım, anneannesinin cenazesinden sonra, ilk defa bir cenazeye katıldı. Yelken'den üç arkadaşı; çok sevdiği, çok tatlım
Özellikle ömrümde gördüğüm en güzel oğlan çocuk olan Cem'i çok seviyor; ona ve iki güzelim kız kardeşine müthiş bir şefkat, sevgi besliyordu. Daha iki-üç hafta önce 'Biz Defne'yle Cemleri sinemaya götüreceğiz' dediği arkadaşı, korumacı-kollamacı bir abla olarak sevdiği Cem'i, sular götürdü! Bugün bana kendi çektiği Cem fotoğraflarını gösterdi, dün ağladı.

Yani bizim eve, kızımın evine; ölümün ateşi düştü. Ölümün soğuk ateşi. Aktütün'de hiçbirimizin tanımadığı ve tanıyamayacağı 15 fakir-fukara evladı (ben bu satırları yazarken ağır yaralılarla artabilir sayı, zaten 2 uzmanımız da şehit 'muhtemelen') şehit düştü.

Ne için? Kim için?
Biz duyarsızlar, duyargasızlar, aldırışsızlar için!
Daha önce yazmıştım; tekrar edeyim: Bu Savaş; 25 küsur yıldır bitirilmeyen/ bitirilemeyen bu kanlı, bu kirli savaş Teşvikiye Camii'nden altı, Ataköy'den beş, Levent'ten de üç cenaze kalksaydı bitirilirdi- ne diyorsunuz?

Olan Uzaktakiler'in çocuklarına oluyor. Sonra Medyalamamız (bu son olayda hayret verici bir konsensus'la) 'Ateş düştüğü yeri yakar' diye manşetliyor
.
Dağlıca Baskını'ndan sonra yine GELİYORUM! diye bağıran bir gaflete/ hesapsızlığa/ denetimsizliğe güzelim kuzularımızı 'Zayiat' verdik! Ordumuzun Sesi Hürriyet gastesinden alıntılıyorum: 'Orgeneral Hasan Iğsız; Aktütün, Samanlı, Yeşilova, Umurlu ve Alan karakollarının taşınacağını açıkladı. 1990'lı yılların başından itibaren baskına uğrayan ve şehit veren karakolların taşınması MALİ KOŞULLAR NEDENİYLE gecikti. Aktütün'ün taşınma kararı 2007'de alındı.' (Büyük harfleme benim eserim.)

Aktütün'ün fotoğraflarına bakıyoruz: Kaçakçılarla baş edebilmek (ya da edememek) için kurulmuş zımbır zımbır bir gariban bina! Adeta bir ağıl. Adalet bütçemize bakalım herrr yıl, bi de Milli Eğitim'e ayırdığımız bütçemize.

Sonra da Savunma Bütçemiz'e bakalım. Daha doğrusu bakamayalım. Zira Askeriyemiz, bütçesini muasır medeniyet (yani hakiki demokrasi) seviyesindeki ülkelerde olduğu üzre 'accountability' (hesap verebilirlik) esasına göre hazırlamıyor. Göstermiyor. Denetletmiyor. Keyfine göre harcıyor. Ve ciddi mühim bir payı bütçemizden; her yıl, Bu Savaş'ın da sayesinde langırt diye kesip alıyor.

Sormamın mahsuru var mı: Son on yılda kaç tane aşırı lüks, aşırı donanımlı orduevi inşa edildi? Subay lojmanlarına akıtılan paraları, bir öğrenebilir miyiz? Kazaen (üstelik ulusalcı Vatan gastesinin manşetinden) feci pahalı, muhtemelen fuzuli, ayrıca teknik sorunları ayyuka çıkmış 6 adet denizaltının Donanmamız'a katıldığını öğrendik mesela.

Ayrıca konunun uzmanı (sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen) yazarımızın makalelerini okuduğumuzda Askeriyemiz'in masraflarını Soğuk Savaş Yılları 'algılamasına' göre yaptığını, yani bir sürü pahalı teçhizatın ferah fücur alınmasına karşın, dağlarda sürekli mobil gerillalara karşı MANTIKLI (yavrularımızı korumaya yönelik) alımların maalesef ve ısrarla yapılmadığını, okuyoruz. Öğreniyoruz.

Bu savaştan KİM nasipleniyor?
Bu bitmeyen/bitirilemeyen savaş KİMİN gücüne güç, dokunulmazlığına dokunulmazlık, sorgu sual vermezliğine sorgu sual'den her nevi muafiyet katıyor?
Pek tabii ki Celal Şengör'lere bağlayıp 'Bu memleketin en bilimsel+en güvenilir+en üstün kurumu Ordumuz!' papağanlayabiliriz.

Kemalist İdeoloji, tamamen 'Orduya Kayıtsız Şartsız Biat' üstüne inşa edilmiş. Vaziyette.
Aynen pazar günkü yazımda bitirdiğim üzre, bitiriyorum: Bu memleketin Kökten devletçileri, katı Kemalistleri, kendini 'anti-emperyalist' filan tarzı gerçekdışı etiketlerle taltif eden Orducuları: Cümleniz yatıp kalkıp Bu Toprakların Müslümanlığına, inançlılığına, ordan kaynaklanan sabrına, tevekkülüne şükredin!

Kimbilir: belki de zannettiğimizden çok daha sivri zekâlı biri olan Kenan Evren, 80 'ihtilâlinden' sonra imamhatiplerin açılmasını SIRF BU NEDENLERLE gazlamıştır.
Ordu'nun sorgusuz sualsizliğini sonsuza dek temin edebilme gayreti ve niyeti ile.
'Ordu+imam el ele
Kürt Memet nöbete!'
(ve hatta şehit mertebesine.) elekbebek üç çocuk babalarıyla birlikte sele kapılıp öldü.


Radikal yazarı

Perihan MAĞDEN