Yaşanmış Hikayler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşanmış Hikayler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2008 Perşembe

Hem Padişahın İşi Ne?


Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister. Sonra vazgeçer.

Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?

- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hala gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri çok iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa ya, Zeyrek ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset görürler. çevredekilere sorarlar;

- Kimdir bu Ahali:

- Aman hocam hiç bulaşma derler. Ayyaşın mey huşun biri işte!

- Nerden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

Bir başkası tafsilata girer;

- Biliyor musunuz der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar çarşısı nda çalışır. Nalının hasını yapar Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa nerde namlı kadın varsa ona harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de mimli kadın varsa takar peşine.

Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

- İsterseniz komşulara sorun der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?

Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:

- Nereye?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamizdir. Defnini tamamlasak gerek.

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.

- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

- Mollalığa devam Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini

- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama

- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya ‘dan Süleymaniye ‘den, en azından Fatih Camii nden..

- Ayasofya ile Süleymaniye de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii ni iyi dedin. Hadi yüklenelim

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakir kazanları vurur ocağa Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında .Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım der. Yanlış yapıyoruz galiba

- Nasıl yani?..

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?

- Doğru, öyle ya, neyse Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.

Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.

Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladımâ der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. şakaklarına dayar Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından

- Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir

Bizim efendi bir alemdi, vesselam Akşamlara kadar nalın yapar Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

- Niye?

- Ümmeti Muhammed içmesin diye

- Hayret

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki

- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe yi görmeli

- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

- işte bu yüzden Nisancıya, Sofulara uzanırdı ya Hatta bir gün;

- Bakasın efendi dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada

- Doğru, öyle ya?

- Kimseye zahmetim olmasınâ deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu? dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra;

- Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?

Bu zatı muhterem Nalıncı Baba’ dır.

6 Kasım 2008 Perşembe

Teksas'tan İstanbul'a Bir Hakikat Yolculuğu




Teksas'ta bir çiftlikte geçirilmiş çocukluk günleri, kökenleri İngiliz, Alman, İskoç ve Kızılderili atalara dayanan bir aile, kilisedeki ilk sorgulamalar, hakikat arayışı, bir akşam üniversite kütüphanesinde ele alınan ve içinde "kırk özlü söz"ün bulunduğu bir kitap... Hristiyan öğreti üzerine yetiştirilen Najla Tammy İlhan'ın nihayetinde İslam'la tanıştığı "Hakikat Yolculuğu" böyle başlıyor.

Kilisede tanrı anlayışı geliştiği ve mutlak bir yaratıcının varlığına iman getirdiği halde içinde bir boşluk hissinin hiç kaybolmadığını söyleyen Najla İlhan, "Bu boşluğu ne ile dolduracağımı bilmeden hidayet için dua ediyordum" diyor. İlk gençlik günleriyle birlikte sürekli bir arayış içerisinde giren Najla T. İlhan'ın hidayet duaları İmam Nevevî'nin hazırladığı Kırk Hadis ile karşılık buluyor. Hz. Peygamber'in hadislerini ilk okuduğu andaki hayranlığını ise şöyle dile getiriyor:

"Bu sözleri söyleyen kişinin adını daha önce hiç duymamıştım. Ama bu bilge kişinin sözlerini okuyup inceleyince adeta büyülendim. Kelimeler bilgelik ve anlayışın nuruyla kuşatıyordu zihnimi..."

İlk Nevevî'nin Kırk Hadis'ini okuyarak İslam'ı ve Hz. Peygamber'i tanımaya başlayan Najla İlhan artık aradığı hakikati bulduğuna karar veriyor. Müslüman olduktan sonra Türk olan eşiyle birlikte Türkiye'ye yerleşmeye karar vermesi de Teksas'taki çiftliklerinde başlayan hakikat yolculuğunun bir parçası oluyor. "Kardeşlerimi daha yakından tanımak ve onlarla beraber olmak için Türkiye'ye yerleştim" diyen Najla İlhan tüm bu serüvenini ise geçtiğimiz günlerde yayımlanan Teksas'tan Hakikate Yolculuk adlı kitabında ayrıntılı bir biçimde okuyucuların ilgisine sundu.

Kitabı kısa sürede ilgi gören İlhan, aynı zamanda uzun süredir Sonpeygamber.info'nun İngilizce sayfası Lastprophet.info'da düzenli olarak yazılar kaleme alıyor. Kendisiyle yeni çıkan kitabı ve ihtida yolculuğu üzerine konuştuk:



"Müslüman Olmadan Önce Kalbim Acı Çekiyordu"

-Kitabınızda "Müslüman olmadan önce içimde büyük bir boşluk vardı" diyorsunuz. Müslüman olduktan sonra ne hissetmeye başladınız?

-Müslüman olmadan önce kalbim hep acı çekiyordu. Dışardan belki belli olmuyordu ama içimde bir rahatsızlık vardı sürekli. Mesela çok kötü rüyalar görürdüm. Kendimi savunmasız halde hissediyordum; Allah-u Teâlâ belki var ve beni dinliyordu ama ben O'na ulaşamıyordum. Zaten Müslüman olmadan önce Allah'ı tanımamıştım; sadece bir Rabb'in varlığından haberdardım. O'nun 99 ismini mesela tanımıyordum. Şimdi biliyorum ki Allah bize çok yakın, bizi her an dinliyor.



Annem bana “Sen gözün kör bir şekilde İslam’ı seçiyorsun” demişti. Böyle olmadığını göstermek için “geniş göz” anlamına gelen Necla ismini tercih ettim Müslüman olduktan sonra.


-İlk olarak Kırk Hadis'ten etkilendiğinizi söylediniz. Hadislerde, tüm hayatınızı değiştirecek bir karar vermenizi sağlayacak kadar sizi etkileyen ne vardı?

-Her şey vardı. İslam'ın bu güzelliği de burada zaten; her konuda bize yardım ediyor. Kim olduğumuzu, bu dünyada amacımızın ne olduğunu bize bildiriyor. O Kırk Hadis'i okuyunca gördüm ki Allah bize bir hayat sistemi vermiş. Her şey birbirini ilgilendiriyor; etkiliyor. O hadislerden zamanın ve hayatın ne kadar önemli olduğunu, onları nasıl düzenli kullanmamız gerektiğini de öğrendim. Her şeyi içine alıyor ve geniş bir yol çiziyordu hadisler. Beni en çok etkileyen de bu bütünlük olmuştu.

-Müslüman olmadan önceki hayatınız da dindar bir çizgide ilerliyor. Mesela batıl inançlardan sıkı bir şekilde uzak duruyorsunuz...

-Babamın dini de bu konularda böyleydi. Ben de mantıklı buldum. Baktığınız zaman bir inancın doğru veya batıl olduğunu aslında anlayabiliyorsunuz. Mesela bir tahtaya vurmak... Bunun seni koruyacağı da nerden çıktı ki! Çok şükür bunları idrak edecek bir eğitim gördüm. Zaten Rabbimiz de bizi o fıtrat üzere yaratıyor. Çocukluğumda aldığım din eğitimi birçok yanlıştan uzak kalmama da vesile oldu aslında. Ancak yine de memnun değildim. Bir arayış içerisine girmiştim.

Bu arayış esnasında umudum bir ara çok azalmıştı. Tamam, Allah bizi yaratmıştı ama O'na nasıl ulaşacaktım, doğru inancı nasıl bulacaktım bir türlü cevaplandıramıyordum. Bu arada kiliseden de uzak kaldım. Ama sonunda buldum çok şükür. Seneler sonra olsa da buldum.

-Müslüman olmaya karar vermeniz çevrenizden sert tepkiler almanıza sebep olmuş. Şu an aileniz ve Amerika'daki çevreniz bu durumu nasıl değerlendiriyor?

-Hamdolsun artık çok iyi. İslam'ı -ilk zamanların aksine- körü körüne seçmediğimi kabul ediyorlar artık. Artık onlar da İslam'ın güzel yönlerini görüyorlar. Mesela faiz kullanmamak... Ailemden birkaç kişi faiz kullanmıyor artık. Onlara bunu ben tavsiye ettim. Lütfen faize girmeyin dedim ve bu konuda onlara maddi destek de verdim. Mesela kız kardeşimin bir arabaya ihtiyacı vardı. O'na, araba almak için faize girmemesini söyledim. "Ben Türkiye'ye taşınıyorum, kendi arabamı taksitle sana satayım ama faizsiz olarak" dedim. O da bu durum karşısında çok mutlu kaldı ve faiz de kullanmamış oldu. Kardeşim İslam'a borçlu olduğum bu davranışım karşısında da çok etkilendi. Demek ki bizim her zaman doğru olanı desteklememiz lazım. Karşımızdakinin Müslüman olup olmaması önemli değil. Çünkü biz örnek olmalıyız.

-Peki, sizin İslam'ı benimsemenizi sağlayacak örnek davranışlarla karşılaştınız mı Müslüman olmadan önce?

-İslam'ı seçmeden önce tanıdığım ve şu an eşim olan Murat Beyin bir Müslüman olarak sergilediği davranışlardan çok etkilenmiştim. Nezaketi, insanlara saygı göstermesi, içki içmemesi, kötü sözler kullanmaması... Bunların hepsinden etkilenmiştim ama en çok temizlik konusundaki hassasiyeti dikkatimi çekmişti. Amerika'da dışardan bakınca etraf pırıl pırıl gözüküyordu ama insanlar ne yazık ki kişisel temizliklerinde hiç de öyle değillerdi. Tuvaletten çıkarken ellerini bile yıkamayanlar çok fazladır. İslam ise kişisel temizliğe o kadar önem veriyordu ki beni çok etkilemişti bu. Amerika'da mesela her gün duş alırlar ama gün içerisinde temizlik pek söz konusu değil. İslam'da ise günde beş def temizlenmek vardı. Bunun ötesinde Müslümanlar her zaman temiz olmalıydı. Ve beş vakit namaz... Hem maddi hem manevi temizlik...

Namaz inanılmaz güzel bir ibadet. Günlük hayatta nefes almamızı, o kargaşadan uzaklaşmamızı sağlıyor. Ve bize Allah'ı hatırlattığı gibi hayattaki amacımızı da hatırlıyor. Bizi diğer insanlardan ayırıyor namaz. Yani ayrıcalıklı kılıyor.

Bir hadiste mealen şöyle deniliyordu: "Siz namazda Fâtihâ okurken Allah size cevap verir." Allah bize her namazda böylece karşılık da vermiş oluyor. Harika bir şey bu! Mükemmel...


İftarlarda daha önce hiç yaşamadığım bir şey vardı: Kardeşlik duygusu. Önceleri kiliseye giderdim. Orada da benzer törenler olurdu, arkadaşlarım olurdu ama böylesine bir kardeşlik hissi bende hiç uyanmamıştı


-Namaz ibadeti kadar oruç da sizi etkiledi herhalde ilk Ramazan ayınızda. Amerika'daki bir mescidde katıldığınız toplu iftarlardan bahsediyorsunuz kitabınızda. Orada sizi en çok etkileyen neydi?

-Orada ben azınlıkta olmadığımı gördüm. Evet, başka insanlar da Allah'a inanıyor ve onun emirlerini hep birlikte yerine getiriyoruz. Bunun dışında dünyadaki aç insanları hep beraber düşünüyor ve onlar için dua ediyoruz. Hep beraber iftar açınca iyilik duygularının da arttığını hissettim. Aç ve zorda olan insanlar için bir şeyler yapmak en çok orada aklıma geldi.

İftarlarda daha önce hiç yaşamadığım bir şey vardı: Kardeşlik duygusu. Önceleri kiliseye giderdim, orada da benzer törenler olurdu, arkadaşlarım olurdu ama böylesine bir kardeşlik hissi bende hiç uyanmamıştı.

Kilisedeyken diğer insanlarla böyle bir duygu paylaşamıyordum. Bir iletişim kuramamadan da kaynaklanmıyordu bu; hakikati bulamamıştım çünkü henüz. Ve kilisede de yeteri kadar samimiyet duygusu hissedememiştim.


Dışarıyı seyrediyordum; binalar hızlı hızlı gözümün önünden geçiyordu. Bir an gözüme bir kare takıldı; iki bina arasında bir minare görmüştüm. Kalbim birdenbire öylesine çarpmıştı ki… O kareyi gördükten sonra “Oh be! Hamdolsun Türkiye’deyim, Müslümanların arasındayım” demiştim.


-Türkiye'ye yerleşmeyi neden seçtiniz?

-O kardeşlik duygusunu her gün, her an yaşamak için Türkiye'ye yerleşmek istedim. Burada her şey daha farklı. Müslüman bir ülkedeyim. Bir de Türkiye'yi daha yakından tanımak, kültürünü ve dilini daha yakından öğrenmek istedim. Allah izin verirse Arabistan'a da Pakistan'a da ve başka İslam ülkelerine de gitmek isterim. Kardeşlerim nerede ve nasıl yaşıyorlar, kültürleri nasıldır vs. bunları öğrenmek isterim.

-Geldikten sonra sizin "İyi ki Türkiye'ye yerleşmişim" demenize sebep olacak bir şeyler yaşadınız mı hiç?

-Evet, yaşadım. İlk geldiğim zamanlardı ve Erenköy'den Pendik'e gitmek için trene binmiştim. Dışarıyı seyrediyordum; binalar hızlı hızlı gözümün önünden geçiyordu. Bir an gözüme bir kare takıldı; iki bina arasında bir minare görmüştüm. Kalbim birdenbire öylesine çarpmıştı ki... Nasıl anlatılır bilmiyorum ama o kareyi gördükten sonra "Oh be! Hamdolsun buradayım, Müslümanların arasındayım" demiştim. Amerika'da hep kiliseleri görüyordum ama burada camileri görüyorum. Burada ezan duyacağım, kardeşlerim beş vakit camileri dolduracak ve ben de onlarla olabilirim. Ezanlar duymak hele mükemmel bir şey. Sizi birileri davet ediyor ve diyor ki "Gel bizimle birlikte ol, gel bizimle beraber Allah'a ibadet et." Burada insanlarla beraber ibadet etmek çok güzel. Kardeşlik duygusunu yaşıyorsunuz en iyi şekilde. Bu kan kardeşliğinden de önemli bir şey. Buraya yerleşmeden önce kız kardeşimi ziyaret ettiğimde bana neden Türkiye'ye yerleşmeye karar verdiğimi sormuştu. Bunu anlamlandıramadığını söylemişti. Ben de ona, "Orada beni daha iyi anlıyorlar" demiştim.

-Necla ismini neden seçtiniz?

-Müslüman olmaya karar verdiğimde annem bana "Sen gözün kör bir şekilde bu dini seçiyorsun. Murat'a duyduğun aşk yüzünden nasıl bir durum içerisinde olduğunu bilmiyorsun. İlerde gözlerin açılınca hata yaptığını anlayacaksın" demişti. Ben de ona bir cevap vermek istedim. Çünkü kör olarak değil, sorarak, araştırarak ve Hristiyanlık'la karşılaştırarak İslam'ı seçmiştim. Bunun "geniş göz, geniş gözlü" anlamlarına gelen Necla ismini seçtim. İngilizcede ise "geniş göz" hem gözleri açık olmak hem de ufku geniş olmak anlamlarına gelir. Böyle bir anlamı da oluşmuştu Necla isminin bende. Kısaca anneme, "Ben kör olarak İslam'ı seçmedim" demek için Necla ismini tercih ettim.



Kitabın Künyesi:

Adı: Teksas'tan Hakikate Yolculuk

Yazar: Najla Tammy İlhan

Yayınevi: TİMAŞ

Sayfa: 127

Yayın Yılı: 2008


http://www.sonpeygamber.info/tr/ den alınmıştır


1 Kasım 2008 Cumartesi

Tabuttaki Sır



Mustafa kırk yaşlarında alkolik biriydi.Onu Fatih Karagümrükte tanımayan yoktu.Nasılsa alkolün tutsağı olmuş bundanda kendini bir türlü kurtaramamıştı. Mustafa gerek Muhtarlığımızın gerekse semt sakinlerinin çabası sonunda Bakırköy Ameteme tedavi olması için bir çok kez yatırılmış ancak yinede alkolü yenememişti.

Mustafa Alkolik olsada iyi kalpli ve aynı zamanda inançlı biriydi.Bu haliylede olsa namazını kılmak için gayret gösterirdi.

Mustafa ayrıca üniversite bitirmiş bilgili kültürlü şair ve edip biriydi.Mustafa bir bakarsın oturduğu yerde lisanı hal diliyle karıncalarla konuşur, bir bakarsın güzel bir seda ile ezan okur bazende sanki vahiyle yazılmış gibi kendisine ait özlü ve derinden manalı şiirler okurdu.

Mustafayla bir ağustos ayında bir sokak başında karşılaşmıştık.Elinde bir şarap şisesi ile öylece sokağın bir köşesinde beklyordu. Mustafa beni fark edince birden ayağa kalktı yüksek bir sesle

“ Muhtarım için Romayıda yakarım, Sobayıda yakarım “ diyerek bana olan sevgisini göstermek istemişti.Sonrada

- Ağustos ayında sobamı yakılırmış ben en iyisi Muhtarım için Romayı yakayım demişti.

Ben Mustafa’nın bu espirisine çok gülmüştüm.Halâ da ne zaman Mustafa aklıma gelse bu olayı hatırlarım ve gülerim.

Mustafa alkolik olmasından dolayı yakınları onu yanlızlığa terk etmiş, artık Mustafa sokaklarda yatar kalkar olmuştu.Bir gün bir cami avlusunda yatmış geceleyin altına kaçırdığı için caminin

avlusunu kirletmiş.İmamda bu yüzden onu fena halde azarlamış ve oradan kovmuştu.Çok

Geçmeden altı ay gibi bir zaman sonra imam vatan caddesinde feci bir trafik kazasında ölmüştü.

Bir gün Mustafayla bir yerde karşılaştığımızda bana

- Muhtarım o imam niye trafik kazasında öldü biliyormusun ? beni camiden kovdu ,bende ona beddua ettim , kimse beni incitmesin sen bile demişti.

Doğrusu Mustafanın bu sözünden çok ürkmüştüm.Mustafayı ne zaman görsem bana Bişr-i Hafî Hazretlerin hayatını hatırlatıyordu.Kimin ne olduğunu, kalpte olanları ancak Allah bilebilirdi.

Mustafa bir taraftan alkolün etkisiyle bir taraftanda sokakta yatıp kalkmasından dolayı ağır hastalığa tutulmuş artık yerinden kalkamaz olmuştu.Karnı iyce şişmiş sanırım siroz olmuştu.

Mevsim kışa dönmüştü sokakta kalmak onun için dahada zorlaşmıştı.O’ nun için birşeyler yapmalıydım.Hem insan olarak hemde bir mahalle Muhtarı olarak Mustafa’nın bu haline vicdanım el vermiyordu.Derken aklıma Uğur Aslan geldi.O zamanlar 1994 yıllardı sanırım. Kanal 7 yeni yayına başlamış Uğur Aslanda Şehir Işıkları isminde bir proğramın sunuculuğunu yapıyordu.

Proğramda bu gibi kişileri televizyona çıkartarak hayır severlerin yardım elini uzatmasını sağlıyordu.

Uğur beyi aradım çekim ekibi ile birlikte geldi. Bir Pazartesi günü Mustafa’nın çekimini yaptılar.

Mustafa çekim esnasında kamereya “ Kurtarın beni..! Kurtarın beni...! diye diye inliyordu. Uğur bey çekimin o hafta içinde iki gün sonra Çarşamba gecesi yayınlanacak diye bize bilgi verdi. Tek umudumuz bir hayır severin çıkıp Mustafayı sahiplenmesi idi.

Gösterime bir gün kala Salı sabahı ne yazıkki bana Mustafa’nın öldüğü haberi geldi.Durumu

Uğur Arslan’a bildirdim Mustafa öldü isterseniz onun haberini yayından kaldırın dedim. Anacak o yinede çekimi yayınladı. Mustafa’nın çektiği acılara dayanamayarak vefat ettiğini alt yazı ile geçti.

Mustafanın öldüğü gün Cenazeyi kadırmak için esnaflardan bir miktar para toladık.Sonrasında mezarlıklar müdürlüğüne haber verdik.İşlemler yapıldı Mustafa’yı defin için gasilhaneye götürmek üzere cenaze arabası gelmiş olay mahalinde bekliyordu.

Mustafanın öldüğü mekanda 250-300 adet boş şarap şişesi vardı.Cenaze imamı şarap şişelerini ve Mustafanın durumunu görünce bu görüntüden ürkmüş olacakki Üç defa “ Subhanallah ,Subhanallah,Subhanallah “ dedi .Sonra Mustafa’yı bir battaniyeye koyup tabuta koyduk.

Tabutu kaldırmak için tabutun bir kolundan tuttuğumda omuzuma öyle bir ağırlık bindiki sanki Mustafayı Sadce ben kaldırmıştım yerden.Benim aklımdan acaba bu ağırlık Mustafa’nın günahları olabilirmi diye geçmişti.Enterasan olanın tabutu kaldıran diğer üç arkadaşında o anda hepsi aynı şeyi hissetmiş olmasıydı.Hepside birçok tabut kaldırdık ama böyle bir ağırlık bu güne kadar hissetmedik diyorlardı.

Mustafa’yı kazlıçeşmedeki gasilhaneye götürdük.Cenazesi yıkandı.Tabuta kondu. Sonra dört arkadaş tabutun dört kolundan tutarak cenaze arabasna koyduk.Birde ne görelim yıkanmadan önce tabutunu kaldırmakta zorlandığımız Mustafa’nın o ağırlığından hiç bir eser kalmamış, Mustafa adeta kuş gibi hafiflemişti.Bu durum karşısında tabutu kaldıran dört arkadaş hayretler içinde kalmıştık.İmama bu iki farklı durumu anlattığımızda bizlere aynen şöyle

dedi

- Kimin ne olduğunu ancak Allah bilir.

Evet bizde aynı şeyi düşünmüştük.Kimbilir Mustafa’nın cenazesini belkide melekler yıkamış ve günahlarıda akan sularla birlikte akıp gitmişti.Bir insan ne kadar günah işlerse işlesin eğer kalbininin bir köşesinde Allah’a ait bir sevgisi varsa; O Allah’ın kuluna rahmet nazarı ile bakması adına her zaman için bir sebeptir

Selam ve dua

Hikmet Gündüz

31 Ekim 2008 Cuma

İnancın Gücü Nilgün İle Turgut


Mahallemizde Nilgün ve Turgut isminde eroin bağımlısı iki genç vardı.Nilgün önceden eroin

bağımlısı olmuş daha sonra Turgut’u da eroin bağımlısı yapmıştı.Aileleri tarafından evlatlıktan red edilen bu iki genç birlikte bir ev kiralamışlar artık beraber yaşıyorlardı.

Bu iki genç eroin alabilmek için hırsızlık dahil her türlü karanlık ve kirli işleri yapyorlardı. Kiraladıkları evin sahibi onların eroin bağımlısı olduğunu sonradan fark etmiş, onların yüzünden

büyük huzursuzluk yaşamıştı.Eve girdikleri tarihten itibaren ne kira, ne su ,ne de elektirik faturası

ödememişler ev sahiplerine çin işkencesi yaşatmışlardı.Ev sahibi onları mahakeme yoluyla 15 aylık bir süreçten sonra ancak evinden çıkarabilmişti.Bu iki genç artık sokalarda yatıp kalkıyorlar

yaşamlarını sokak aralarında sürdürüyorlardı.

Bu iki genç gasp yapıyor,hırsızlık yapıyor eroine para yetiştirmek için akıllarına gelen her şeyi

yapıyorlardı.Delikanlının babası oğlunu evlatlıktan red etmesine karşılık Annesi oğlunun peşini

bırakmıyordu.Ne de olsa bir Anne idi.Annelik duygusu ile oğlunu ve kızı bu bataklıktan kurtarmak için büyük çaba sarfediyordu.Anne arasıra Muhtarlığımıza uğruyor göz yaşları içerisinde “ oğlumu kurtarmam lazım bana yadım edin Muhtarım “ diyordu.Annesi onun peşinde koşuyor o ise annesine hakaret ediyor,küfrediyor,dövüyordu.

Annesi bir Cuma günü yine Muhtarlığımıza gelmiş,yine gözleri yaşlı,yine hıçkırıklar içerisinde

ağlıyordu.Kadıncağızın saçı başı darma dağın eli yüzü yara bere içindeydi.Bellki oğlundan yine dayak yemişti.Ama buna rağmen yinede oğlunu bırakmıyor onun kurtulması için çırpınıp duruyordu.Çünkü o bir Anne idi .Kadıncağız ağlıyor göz yaşları adeta sel olmuş akıyordu. Ellerini açtı yüce Yaradana yöneldi sonra “ Allahım ne olur dayanamıyorum,duy şu yakarışlarımı artık, şu mübarek Cuma gününde dualarımı kabul et,oğlumu şu bataklıktan kurtar “ diyordu.

Aradan 7-8 ay gibi bir zaman geçmişti.Ne kadın muhtarlığımıza uğruyor ne de iki gençten bir

haber alamaz olmuştuk. Belkide karanlık bir işle uğraşırken polis onları suç üstü yapmış,

belkide her ikiside şimdilerde hapiste olabilirdi. Veya belkide aşırı dozda bir eroin alarak eroin komasına girerek ölmüşte olabilirlerdi.Onalar için her şey beklenilen bir şeydi.

Muharlıkta her zamanki gibi rutin işlerimi yaptığım bir gündü .Muhtarlığımıza tesettürlü genç bir bayan geldi.Bana selam verdi aleykümselam dedim.Sonra bana

- Muhtar bey beni tanıdınızmı dedi .

Şöyle bir baktım sonra

- Hayır sizi tanıyamadım dedim.

Bana

- İyi bakın dedi

Sonra dikkatlice baktım ve şöyle dedim

- Valla birisine benzetiyorum sizi ama kim olduğunuzu hatırlaymadım dedim.

Sonra bana

- Muhtar bey ben Nilgün’üm tanımadınmı dedi.Ben artık hamd olsun o illetten kurtuldum ve asıl adresimi buldum dedi.

Doğrusu hem şaşırdım ,hemde çok sevinmiştim. Şaşkınlığımı uzun bir süre üzerimden atamadım.Eroin bağımlısı bir genç eroini bırakmış , tesettüre girmiş yüzseksen derece değişerek islami bir hayat seçmişti .Bende kendisine

-Allah Mübarek etsin nasıl oldu bu iş dedim.

O da bana

-Bir hanım kardeşimiz beni alarak Fatih çarşambada bir hanım hocanın evine götürdü.Orada bana sahiplendiler.Her türülü ihtiyacım karşılandı.On aydan beri onların yanındayım.Tefsir fıkıh hadis gibi islami dersler alıyorum.Hamd olsun Rabbime şu an öyle mutluyumki sanki yeniden

Doğmuş gibiyim dedi.

Bende ona

- Yeniden doğuşun ,doğum günün kutlu olsun Nilgün Kardeşim dedim .Sonra ona Turgutu sordum.

- Peki Turgut ne oldu ? dedim.

O da bana

- Turgut’ta adıyaman menzile gidip oraya intisap etti.Hamd olsun oda doğru yolu buldu.Kendini

hizmete adamış İstanbula dönmeyi artık düşünmüyormuş dedi.

Nihayetinde Turgut ile Nilgün bu bataklıktan inancın ve azmin gücüyle kurtulmuşlar.Anne’nin o samimi yalvarış ve dualarıyla yaşanan bu trajedi de mutlu sonla noktalanmıştı.

Bu hikaye gerçek olup anlatılanlar tamemen doğrudur.

Hikmet Gündüz

Tıkandı Baba


Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor. Tıkandı baba, çay getir, Tıkandı baba, kahve getir, vs.

Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş; “Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?”, “Uzun mesele evlat” demiş Tıkandı baba. “Anlat baba anlat merak ettim” deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve “Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık” dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına; “Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş. Sultan Mahmut’un adamları “peki” demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya; “Taze baklava, güzel baklava!” Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.

Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş, Tıkandı baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba’dan baklavaları satın almış.

Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut; “Bizim Tıkandı baba’ya bir bakalım”, deyip Tıkandı baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; “Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş, “Geldi sultanım”, “Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?”, “Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım…”

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. “Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel” deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş. “Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş; “Baba senin buradan da nasibin yok”. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış “Alın bu adamı üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.

Padişahın adamları “peki” deyip adamı alıp üsküdar’a götürmüşler. “Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım” demişler. Baba, “Niçin ?” demiş. Askerler “Hele sen bir beğen bakalım” demişler.

Baba, şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline “Ne olacak şimdi?” demiş, “Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demişler. Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

Vermeyince mabud, neylesin sultan mahmut!..